Header

Kitabın Kalbinin Attığı Program
KİTABİYAT

Cumartesi 13:30- 23:30
Çarşamba 18:00

 
Makaleler Röportajlar Yazar Biyografileri Ana Sayfa İletişim  
         Kategoriler
    Akademisyenlerin Eserleri
    Avrupa Birligi ve Sorunu
    Atatürk Kitapları
    Bilgisayar - İnternet
    Bilim - Doğa
    Biyografi - Otobiyografi
    Çevre - Kent
    Sosyoloji
    Din ve Psikoloji
    Edebiyat
    Eğitim ve Kültür
    Ev - Aile
    Felsefe - Sosyoloji
    Gençlik - Çocuk
    Gezi
    Güncel ve Aktüel
    Ekonomi
    Kadın
    Mizah - Karikatür
    Antropoloji - Arkeoloji
    Sinema -Tiyatro - Sanat
    Siyaset
    Tarih
    Tarih ( Osmanlı Tarihi)
    Tarih ( Türk Tarihi )
    Yemek
    Rusya-Kafkaslar-Ortaasya
    Ortadogu Sorunu
    Ermeni Sorunu
    KKTC ve Kıbrıs Sorunu
    ABD ve Sorunu
    Psikoloji Kitapları
    Edebiyat / Şiir
    Edebiyat / Öykü - Roman
    Türk - İslam sanatları
         Dergiler
    Edebiyat
    Siyaset ve Aktüel
    Dini Dergiler
    Kitap Dergileri
    Diğer Dergiler

          Kitabın Hikayesi
   Kitabın Tarihçesi
   Kitap Nasıl Hazırlanır?
   Kitabın Teknik Hazırlığı
   Editöryal Çalışma
   Kağıt ve Baskı
   Pazarlama ve Dağıtım


 
         Yazar Biyografileri
       
Tüm yazarlar için tıklayın
         Makaleler
    Dünyada İlk Defa Robot Yapan Cizre`li Bir Alim-2
    KİTAP KORSANLIĞINDA SON NOKTA
    Kayın Ağacının Türk Mitolojisindeki Yeri
    Torquato Tasso
    TÜRKİYE BOR MADENLERİ JEOPOLİTİĞİ
    Kitap medeniyetinden internet muhabbetine...
    Biyografi Nedir?
    Terkip sahibi bir aydın: Ömer Lütfi Mete
    Seyyahlara Sorduk: Erzurum’u Nasıl Bilirsiniz?
    Gaspıralı'nın İstanbul'daki Konferansı


         Röportajlar
    Olcay Yazıcı: Sûfî iklimin entelektüel şairi
    Ali Ünal Türkmenle Söyleşi
    Türkçemizin uyanık bekçisi
    Türkiye Doğu-Batı ilişkilerini yönlendirir
    Hattat Muhsin Demirel ile Röportaj
    İş kadını ve aşka dair özne: Hz. Hatice
    Hüdavendigar Onur: “Hizmetler Unutulmasın”
    Nihat Genç:’’Maskelere inanmıyorum’’
    Abdürrahim Karakoç ile
    Gülşah Maraşlı ile


 power by webofisi.com



 




Kitap medeniyetinden internet muhabbetine... 
“Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”
Ansızın, sabahın sihirli ışıklarıyla birlikte bizim Yunus’un bu beyti düştü hafızama. Sûfî bir ilahî gibi yankılandı, yansılandı ruhumun derinliklerinde.
Bilişin, beşer için daha ötesi olmayan son sınırıydı bu sanki:
“Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”
Sözde “iletişim çağı”nın, dar kapsam alanına mahkûm; hissiz, ufuksuz ve derinliksiz beyinleri; sözün, sezginin ve metaforlar dünyasının gönüldeki “iç fethini”, “iç uzayını” kavrayabilirler mi acaba? Yoksa, “çağdışı bir söylem” diye mi hüküm verirler.
Fakat, birileri onlara anlatmalı ki: efendiler, toplumlar teknik ve maddî gelişmişliklerinden ziyade, efsane ve menkıbeleri ile yaşarlar. Bu sayede “dirlik-düzenlik ve dahi esenlik içinde” olurlar!
“Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”
Kelimelerin kelimelere temasından aydınlık bir şimşek çaktı beynimde.
Kelâmın ulvî ateşi tutuştu içimde. Fikirsizlik, duyarsızlık çölünün gülleri yeşerdi birden. Şükür ki, söz ölmüş değil. O ezelde var idi ve ebedîyen var olacaktı.
Aldırmayın, sözde iletişim çağının, fikir fakiri şaşaasına! Cep telefonlarının cızırtılı, ahlâk yoksulu diyalogları, bu ruh yüceliğini asla köreltemez ve beşerin hafızasından silemez. Çünkü kelâmın ve kalemin kutsallığı var. Çünkü “Kitap medeniyeti”nin hükmü sonsuza kadar geçerli olacaktır. Çünkü sözün hikmeti, yaratanın emri yüklenmiştir insanoğlunun genlerine, DNA’sına. Yaratılışın özüne, ezelî ve ebedî kimyamıza hükmedemezler ya!
Bırakınız kullansınlar, bırakınız oyalansınlar çağdaş oyuncaklarıyla...
“Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”
İşte sözlerin sözü. İşte kelimenin büyüsü. İşte mücerredin ve mecazî oluşumların gücü. İşte mânâmızı var eden, beynimize yazılan kader-kimlik! Önce söz vardı, sonra da söz olacak. Ötesi hurda-haşat bir medeniyet eğlencesi.
İletişim dünyasının metafizikten cırcırböceği kadar habersiz bireyleri, peki sözün erdemini, soyutun güzelliğini ve sonsuzluğunu size kim öğretecek? İletişim çağının, mutsuz, muştusuz, yarınsız beyleri. Bilseniz, ne trajik bir son bekliyor sizleri!

***

“Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”
Ruhum birden gök ekince, kuş tüyünce, bulut hafifliğince yeğnildi, ferahladı, açıldı. Ufuk, derinlik ve mânâ kazandı var oluşum. Hüznüm ve kederim buhar olup, bahar olup dağıldı. Gökyüzüne ağdı. Yükseldi. Yer çekiminden âzat oldu. Bu yeni oluşum karşısında kâinatın sırları çözüldü sanki.
Korunmuş, hıfz edilmiş levhadaki insan macerasını görüp, alın yazısını okudum birden. Füsunlu bir ruh esenliği kuşattı sahramızı.“Bürüyen kaside” gibi bir beytin beynimde araladığı semavî pencereden kanatlanıp, ötelere sefer eyledim. Daralan yüreğim huzur ve sükûnet buldu. Kutlu bir sağanak altında arındım, tazelendim, dirildim!
İşte ben bu sözün, bu söze derinlik ve sonrasızlık boyutu kazandıran iklimin, irfanın insanıyım!. İşte ben bu selamet diyarının eriyim. Bu nizamın, bu terkibin mensubuyum. Kalbî huzurum ve ebedî kurutuluşum bu oluşun içinde.

Teknolojiymiş, internetmiş, sanal âlemmiş, maddî konformuş bana ne!
Dedim ya, odalar arası geyik muhabbetinin teknik detaylarını, üslup ve metodunu, bilmiyor, doğrusu bilmek de istemiyorum.
Bilinmezi kavrama arzusuyla tutuşan idrakimi, elektro manyetik bir ekrana hapsedemem. Mistik tecrübem ve sürrealist tecessüsüm, İnternet siteleriyle, web sayfalarıyla; chat hücrelerindeki dişlek manzarayla asla kanabilemez.

Çağın bilemediği bir iç ferasetle, ilahî ve şiirsel bir ilhamla, sûfîyane bir “nazar”la bilinmesi gereken, erbabına bildirilir. Bu mertebeye çağın cafcaflı iletişim teknolojisi ile erişmek mümkün değil. Bu bir nasip işidir:
“Ben kuş dilin bilim, söyler Süleyman bana!”
“Tâlib-i ilmleriz, âşk kitabın okuruz”
“Evliya safâ-nazar edeli günden beri/Hâsıl oldu Yunus’a her ne ki olasıdır” hikmetinin muhatabı için, yeryüzünde can sıkıntısından söz edilebilir mi?
Aşk Kitabını okuyunca ufku açılır idrakimin. Gönlüm yedi kat semalara kanatlanır. Tay-i zaman eylerim. Esenlik diyarına, emin beldeye, devr-i dilâraya hicret eyler düşüncem. Derviş Yunus’umuzun dediği gibi:
“Biz tâlib-i ilmleriz aşk kitabın okuruz!”
Ve Cemil Meriç’in ifadesiyle:
“Deha kütüphaneden çıkar”, internet cafe’den değil.

***

İnsanın “miracı” düşüncedir. Onunla yükselir, onunla yücelir. Sırların “sırrı” okumakla çözülür. Bundan ötürüdür ki, şair:
“Okumak...okumak.../Oku, çözülsün yumak!” demiş.
Sen kendi trajik durumundan habersiz, malumat yığınına ulaşmayı ve kemiyet muhasebeciliğini marifet mi sanıyorsun?
Bütün zamanlarda insanın biricik arzusu ve tecessüsü “mücerrede”, âli olana ulaşmaktır. Tezahürler seyrangâhı olan kâinatta, internet sitesinde oyalanmak ve bununla yetinmek, ancak vukufsuz-ufuksuz aklın işidir, derin düşünce sahiplerinin değil.
Öyleyse, size “iyi oyunlar” efendiler, ben “eşyanın hakikatini” öğrenme yolunda çile çekmeye gidiyorum!

***

Açıkçası, İnternet dünyası benim için pek “net” değil. Puslu. Bulanık ve kuşkularla çevrili. Dünyevî bazı kolaylıklar sağlasa da, etik açıdan tekin değil. Şunu baştan belirtelim ki, bizim medeniyetimiz, her şeyden önce bir “ kitap ve kâğıt medeniyetidir.” Buradan, teknolojik çağa ve internet’in kemiyete kurgulu dünyasına (üstelik Batıdaki oluşma ve gelişme sürecini yaşamadan) acemice bir geçiş; kültür atlasımızda yamanması mümkün olmayan yırtılmalara, medeniyet çizgimizde vahim kırılmalara yol açtı.
Ben hâlâ kültürün, bilginin; üsluplu yaşama tarzı, haysiyetli bir üst-kimlik oluşturabilmenin, “kemâle ermenin” vazgeçilmez ana kaynağının/biricik şartının yazılı kültür, yani “kitap” olduğuna inanıyorum.
Çünkü, insanı“terbiye eden” ve ona azgınlıkları dizginleme, maddeden bağımsız düşünebilme melekesi kazandıran; onu “varlığın mahiyeti” hakkında bilgi sahibi kılan yazılı kültürdür/kitaplardır.
Kitap sayesindedir ki insan, yeryüzünün sadece “oyun ve eğlence” yeri değil, bir sınanma yeri olduğunun şuuruna varır.
Bilgisayar ekranından metin ve madde tıklamakla, derin ve yoğun bir kültür elde edilemez, sofistike bir çağın şifresi çözülemez. Hikmete ve alp erenliğe ulaşılamaz. Düşünce ufku genişletilemez. Bir “yalanın yalanı” olan “sanal dünya” ile “fikrin büyük çilesi” bir birine eş tutulamaz.
Hiçbir eziklik ve eksiklik duygusuna kapılmadan itiraf ediyorum ki: Network ne demektir bilmiyorum. (Fakat ön sezilerim, birileri birilerini tuzağa düşürmek için küresel bir menfaat ağı örüyor galiba diyor bana!) Mikroçip neyin karşılığı haberim yok. E-Ticaretin e’sinden anlamam. Haber portalı ile kast edilen nedir kestiremiyorum. Balzac’ın “Vadideki Zambak”ını, “Menekşeli Vadi”yi biliyorum da, şimdilerde sıkça sözü edilen esrarengiz ve bilimsel Silikon Vadisi’nde neler oluyor, neler üretiliyor bilemiyorum.

Eşya bir vasıta, asıl olan insandır
Yıllar önce başlamıştı teknolojiyi ve onun ürünlerini kutsama hastalığı. Bu da, kıt akıllılar için geçerliydi. Çünkü, eşyanın künhüne inip, onun hükmünü, insan hayatındaki yerini bilen, muhakemesi nesnel olanla sınırlı kalmayan kişi; maddenin hiçbir görüntüsünü yüceltip, insanın önüne çıkarmaz. Bilir ki, eşya vasıta, asıl olun insandır.
Bilgisayarların büyük rağbet gördüğü yıllarda, “bilgiyi benim ümmi ninem de sayar. Mühim olan, oluşlar üzerinde tefekkür ederek, yeni bir bilgi üretmektir” diye yazmıştım.

Köprülerin altından çok sular geçti ve ülkemiz dev bir teknoloji pazarına, daha sonra da mezarlığına dönüştü. O dönemde, çağrı cihazlarını beline takanların görgüsüzlüğünden; cep telefonu denilen çağdaş aletin ilkel şekilde kullanıldığı bugünlere geldik.

Özellikle cep telefonu görgüsüzlüğü, ülkemiz insanı için komik ve acıklı manzaralar arz ediyor. Cep telefonu olan her yeniyetme, kendini cep telefonu olmayan herkesten üstün ve saygın görüyor. Ötekileri küçümsüyor. Bu sahada öyle bir insan modeli oluştu ki, tahammül etmek mümkün değil. Sapık bir tarikatın puslu mabedinde, ya da ağlama duvarı önünde kendinden geçmiş müritler gibi, dünyayı umursamadan takılıp kalıyorlar cep muhabbetine.

“Düşünüyorum o halde varım” öz deyişi, post-modern değişmeyle birlikte maziye karıştı. Şimdi sokaktaki adam için tek geçerli söz:
“Cep telefonum var, o halde üstün ve farklıyım!”
En kalabalık cadde ortasında, “Konuşan Adam” heykeli gibi durup, sanki öte âlemle iletişime geçmişçesine caka satarak konuşmak; çağdaş cepçiliğin fiyakası sayılıyor artık. Oluşun sırrını çözmek, İstanbul’u fethetmek ya da atomun fotoğrafını çekmek de ne imiş!
Şahsiyetini bulamamış ham hâlleri ve terbiye edilmemiş kuruntularıyla, bulundukları ortama sosyal kirlilik yayan bu “baz” kafalı “teknoloji mankurtları”; kullandıkları elektronik cihazları “üstünlüğün/saygınlığın/itibarın tek belirleyici unsuru” sanarak, “bizim, ayrıca mücerret değerlerle donanmamıza ve bir kişilik performansı göstermemize gerek yok!” vehmine kapılıyorlar. Ve ne yazıktır ki, o kısır döngüde, o sığlıkta ve o çiylikte kalıyorlar!
Her ne kadar iyi de efendim, birikimi, bilgiler arası münasebeti kurarak, kullanarak bir düşünce harmanlaması yapamadıktan, yeni bir yoruma, yeni bir önermeye; insanlık için faydalı bir teklife varamadıktan sonra, ekranda bilgi kaynaklarının maddelerini tıklamak, kitap listelerinin çetelesini tutmak neye yarar ki, deseniz; mekanik ve metalik bakışlarla sizi süzerler.
Öyle bir “tuş”a gelirsiniz ki, çağdaş aforizmalar üreten(!) bilge-kokoreççiler bile güler halinize!..

“Eğlence İnternette/siz neredesiniz?”
Bakışlarım ansızın bir dükkan önündeki reklam panosuna ilişti:
“Eğlence internette/siz neredesiniz?” diye yazıyordu iri ve renkli puntolarla.
Demek ki, teknoloji harikası ve bilgi çağının alameti farikası internet sayesinde güle-oynaya bilgiye ulaşmak, kadim feylesoflar kervanına dahil olmak çok kolay hale gelmiş de haberimiz yok.
Entelektüel muhalefetimi ve eleştirel aklımı kışkırtan bu popülist cümle, beynimin içinde yankılanıp durdu uzun süre:
“Eğlence internette/siz neredesiniz?”
Düşündüm: Neden sadece ve özellikle “eğlence” vurgulanmış? (Hani bilgi çağı diyorlardı yaşadığımız yüzyıla?) Klasik telakkilere göre bilgiye ulaşmanın ağır bedeli; ateşten, kılıçtan beter acısı ve sıradan insanların katlanamayacağı çilesi vardır. O yüzden klasik telakkiye göre:“Bilgi azaptır!”
Demek ki, yeni zamanların metodu eğlenerek, öğrenmek!. Zahmetsizce “erişim!”
Düşündüm: Sahi ben neredeyim? İnternet’te olmadığıma göre, kısır, verimsiz, basiretsiz ve iptidai bir hayat mı yaşıyorum yoksa?
İronik ve iğneleyici cümleler oluştu zihnimde:
Siz eğlenin efendiler, ben kutsal metinleri asıllarından okumaya ve düşünmeye gidiyorum.
(Sahi kim sormuştu o çıldırtan soruyu: Gazâli’nin, İbn-i Sina’nın, Mevlânâ’nın, Yunus Emre’nin, Şeyh Galip’in, Fuzulî’nin; Baudelaire’in, Goethe’nin, Sehakespeare’in, Dostoyevski’nin, Tolstoy’un, Çehov’un ve Rilke’nin bilgisayarı mı vardı?...Şeyh Gâlip, Fuzûlî, Necip Fazıl, Cemil Meriç ve diğerleri internet mi kullanıyordu? Onların e-mailleri, Networkları var mıydı?)

Ya da interneti kullananlar arasından hangi bilge, hangi deha çıktı bugüne kadar? Vasat bilginin elden ele dolaştığı bu vasatta, vasatı aşacak üstün-idrak ne zaman yetişecekti acaba? Yoksa, internet furyası ile birlikte irfan adamı, kitap medeniyeti, yazılı kültürün ehemmiyeti tarihe mi karışıyordu? Ve en önemlisi, bilgeler çağı kapanıyor, “teknolojik mankurtlar” çağı mı başlıyordu?

Yazılı kültürün esrarıyla...
Düşünen insan olarak, yapmam gerekeni, olmam gerekeni, kalabalığa, mitleştirilen makineye, teknolojik tapınmaya rağmen, zihnimde egzersiz yapmaya devam ettim:
Siz eğlenin efendiler, (aslında çağdaş köleler demeliyim), ben Suç ve Ceza’yı, İlahî Komedya’yi, Gariplerin Kitabı’nı, Ariflerin Menkıbeleri’ni, Fîhi Mafih’i ve Işık Doğu’dan Gelir’i eğlenerek değil, acı çekerek hıfz etmeye gidiyorum.

Siz, İnternet denilen çıkışı olmayan labirente girip kilitlenin. Ben ışığın, bilmenin, çizgi ötesinin ana unsuru ile ünsiyet kurmaya gidiyorum.
Siz, ekran başında birbirinize sahte kimliklerle, erotik replikler geçmeye devam edin. Ben soyut düşüncenin ve kalbî sezgilerin, ermişlere has mukaddes azabını çekmeye; insanın büyük macerasını derinden kavramaya; âlemler arası muhayyel yolculukların mistik heyecanının yaşamaya gidiyorum.

Biliniz ki, oyalanıp eğlendiğiniz “sanal dünya”, insanın binlerce yıllık yükselme ve yücelme serüveni yanında çok sıradan, çok “banal!” kalıyor.
Dedim ya, kusuruma bakmayın. İnternet’ten, e-mailden, web sitesinden anlamıyorum. Fiber kanal nedir bilmiyorum.
Fakat, “Ben kuş dilin bilirim, söyler Süleyman bana!”

***

Peki, söyler misiniz, överek göklere çıkardığınız ve arkaik bir tutkuyla tapındığınız makine, ne kadar gelişirse gelişsin acımayı, hüzünlenmeyi, kederli bir kalbe merhamet duymayı ve Yunus Emre’nin mistik liriklerinden zevk almayı bilebilecek mi?
Sorgusuz-sualsiz, tüketim ekonomisinin, e-ticaretin çarpıtılmış enformasyon ve globalleşme emperyalizminin metalik maketine eklemlenmek; bu sömürü pazarının aptal bir tüketicisi durumuna düşmek; “en güzel surette yaratılan”, eşref-i mahlûkat ve zübde-i âlem olan insana yakışır mı?
Teknolojiyi insanın faydasına kullanmaya evet, fakat onun kölesi olmaya hayır!

Makine, ne kadar çok fonksiyonlu, modern donanımlı olursa olsun, zamanla örselenir, miadı dolar ve teknoloji mezarlığına atılır.
Oysa, arz ve sema yerinde durdukça yazılı kültürün ve mânâ medeniyetinin esrarı, efsanesi, esenliği eskimez.
Kitap ve kâğıt medeniyetinden, internet muhabbetine kesin ve keskin bir geçiş yapmadan önce, iyi düşünmek gerekir!
Asla unutulmamalı ki, yeryüzünün efendisi insandır!

xx

Olcay Yazıcı'ya yaşarken saygı
________________________________________


Türkiye Yazarlar Birliği 30. Kuruluş Yıldönümü etkinlikleri kapsamında, Eğitim Bir-Sen İstanbul Bir Nolu Şubesi ile ortaklaşa düzenlediği “Ustalara Yaşarken Saygı…” dizisinin yedincisini Olcay Yazıcı adına gerçekleştirildi.

Olcay Yazıcı'ya yaşarken saygı programı,

7 Haziran 2008 Cumartesi günü saat 17.00’de Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi, Kızlarağası Medresesi, Divan Yolu Caddesi, Hoca Rüstem Sokak, No:6 Cağaloğlu adresinde yapıldı.

Olcay Yazıcı adına düzenlenen etkinliğe katılan isimler ve yaptıkları konuşmalar şöyle:
Mehmet Niyazi Özdemir: “Dehlizdeki Pırlanta : Olcay Yazıcı”
Yusuf Bilge: “Kök Bilgiden Gök Bilgiye: Olcay Yazıcı”
Senail Özkan: “Olcay Yazıcı’da Felsefi Boyut”
Mehmet Nuri Yardım: “Olcay Yazıcı Sonsuzluğa mı Akıyor?”
Mürsel Gündoğdu: “Hayatın Esrarını Arayan Bilge: Olcay Yazıcı”
Ekrem Kaftan: “Olcay Yazıcı’nın Şiirinde Metafizik Derinlik”
Osman Akkuşak: “Cümlesi ve Fikri Olan Kalem: Olcay Yazıcı”
Özcan Ünlü: “Çığlığı Çiğdeme Dönüştüren Şair: Olcay Yazıcı”


OLCAY YAZICI’NIN ÖZ GEÇMİŞİ
Osman Olcay Yazıcı, 1953’te Trabzon’un Sürmene ilçesine bağlı Küçükdere Nahiyesinin Yukarıovalı(Vizara) köyünde doğdu. Babası Molla Temel’in oğlu Ahmet Yazıcı, annesi Ali Efendi’nin kızı Ayşe Yazıcı’dır. Küçükken geçirdiği bir hastalık yüzünden okul hayatına geç başladı. Daha ilkokula gitmeden ve okuma-yazma bilmeden, okumanın büyük özlemi ile tutuşuyor ve içinden “Eğer okumayı bilseydim, yol kenarlarındaki, çöplerdeki gazete parçalarını bile alır, temizler okurdum!” diye geçiriyordu.
Bu aşkla, okula gitmeden okumayı sökmüştü. Ailesi hastalığını bahane ederek onu okula göndermek istemiyordu. Yaşı epey ilerlemişti. Fakat bu sıra dışı beyin, okumadan yapamazdı.
Bir gün bir yakını ile ailesinden gizli Aşağıovalı İlkokulu’na gitti ve okuma-yazmayı bildiği için, doğrudan ikinci sınıf öğrencisi olarak okula başladı.

Şiir hayatına ilkokulda başladı ve ilk şiirlerini burada yazdı.
Daha sonra ortaokulu okumak üzere İstanbul’a geldi. Ortaokulu Zeytinburnu’nda okudu ve bu sırada İstanbul Orta Dereceli Okullar Arasında düzenlenen” Cumhuriyetin 50. Yılı Şiir Yarışması”nda, “Bu Çatı Altında” adlı şiiriyle birinci seçildi. Artık ona herkes “şair” gözüyle bakıyordu.

Türkçe öğretmeni Gürşen Kafkas’ın da desteğiyle ilk defa ortaokulda Şiir Sergisi açtı. Ortaokuldan sonra liseyi okumak üzere bu sefer de Zonguldak’taki ablasının yanına gitti ve liseyi oradaki Fener Lisesi’nde okudu.
Bu sıralarda mesleğinde hayli yol almış ve kendi üslubunu bulmuştu. Öyle ki, kendinden on, on beş yaş büyük şairlerin bile yer alamadığı “Hisar” dergisinde ilk önemli şiiri sayılan “Anamın Elleri” yayınlandı. O artık kararını vermiş, yolunu seçmişti: Şair olacaktı.
Yüksek öğrenimine devam edebilmek için tekrar İstanbul’a döndü. Aruz ettiği, Basın Yayın Yüksekokulu’nu ve Sosyal Bilimler’i kazanamamıştı. Çaresiz Kocaeli Meslek Yüksekokulu Sevk ve İdare Bölümüne kaydını yaptırdı ve 1979 yılında buradan mezun oldu.

Bu yıllarda, Olcay Yazıcı ismi edebiyat dergilerinde sık sık görülüyordu. Hisar dergisinden sonra Töre ve Türk Edebiyatı gibi yine seçkin dergilerde şiirleri yayınlanıyordu. “Bir Mavi Türküdür Deniz” isimli şiiri 1978’de Türkiye Radyolarından kemençe fon müziği ile defalarca okundu. Artık özgün, farklı ve derin şiiri ile Olcay Yazıcı’yı kültür ve edebiyat çevresi ilgi ile takip ediyordu.
Yüksekokulu bitirdikten sonra, büyük şehre gelmeyen ve yalnız olan anasına arkadaşlık edebilmek, ruhunu tabiatın sükuneti içende dinlendirebilmek için Sürmene’deki köyüne döndü. Burada yaşadığı 4 hüzünlü yılın acı hatıralarından “Hüzün Yazıları” isimli büyük beğeni kazanan eseri çıktı daha sonra.

Hassas, kırılgan ve içe dönük kişiliği sebebiyle münzevi yaşamaktan hoşlanıyordu. Fakat onuruyla tek başına ayakta kalabilmek ve edebî hayallerini gerçekleştirebilmek için bir iş tutmak zorundaydı.
Çantasında şiir taslakları ve yazı denemeleri olarak, 1983 sonbaharında yeniden bunalarak kaçtığı şehre, İstanbul’a sığınmak zorunda kaldı.

Burada, Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı, gazeteci-yazar Ahmet Kabaklı ile tanıştı. İş talebinde bulundu. Daha önce, Türk Edebiyatı Vakfı’nın 1982 yılında açtığı Çocuk Edebiyatı Yarışmasında “Çocuklar Vatanında Büyüsün” isimli çalışmasıyla 130 eser arasından birinci seçilmişti ve Türk Edebiyatı Dergisi’nde şiirleri yayınlanıyordu. 1983 Kışında Türk Edebiyatı Dergisinde editör olarak göreve başladı. Kültür dünyasının birçok siması ile burada yakından tanışma fırsatı buldu. Yazdıkları edebî çevrede yankı uyandırıyordu. Bir süre sonra Türk Edebiyatı Derginin Yazıişleri Müdürlüğüne getirildi. 1984 baharında dergiden ayrılarak, Türkiye Gazetesinde gazeteciliğe başladı.

Özetle Yazıcı’nın, başta Hisar, Töre, Meşale, Pınar, Türk Edebiyatı, Boğaziçi, Dolunay, Ufuk Çizgisi, Milli Kültür, İnsan ve Kâinat, Cemre, Güneysu, Çağrışım, Tepe Edebiyat, Kırağı, Kültür Dünyası, Tarih ve Düşünce olmak üzere, birçok dergide şiir, hikâye, deneme, kültür-edebiyat ve felsefe yazıları yayınlandı.

Türk Edebiyatı Vakfı’nın yayınladığı Türk Edebiyatı Dergisi’nin Yazı İşleri Müdürlüğünü(1983-84), İhlas Holding’in dergiler grubundan olan bilim ve teknoloji dergisi İnsan ve Kâinat’ ın editörlüğünü (1988-94) yaptı.
1984’te gazeteciliğe de başlayan şair-yazar ve gazeteci Osman Olcay Yazıcı, 12 yıl çalıştığı Türkiye Gazetesi’nde dizi yazı, mülâkat ve köşe yazarlığı; kültür-sanat sayfası yöneticiliği, hayatım roman sayfasının editörlüğü ile yazı işleri ve Avrupa baskıları servisinde redaktörlük görevlerinde bulundu (1984-1997.)

16-20 Eylül 1991 tarihinde İstanbul’da yapılan 12. Dünya Şairleri Kongresi ve Yunus Emre’ye Saygı Kurultayı’na (X11. World Congress Of Poets, In Homage To Yunus Emre) “Derviş” isimli şiiri ve “Yunus Emre’nin Rüzgârıyla” konulu tebliği ile katıldı.
1997’de Türkiye Gazetesi’nden ayrılarak, edebiyat çevrelerince”Bütün zamanların en iyisi” diye değerlendirilen Kültür Dünyası Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ni üstlendi(1997-98, 16 sayı.)

1999’da Kültür eski Bakanı Namık Kemal Zeybek’in sahipliğini ve başyazarlığını yaptığı Ayyıldız Gazetesi’nin Kültür-Sanat sayfasını yönetti.

Halen, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği MÜSİAD’ın Süreli Yayınlar Editörlüğünü yürütüyor.İLESAM ve Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan şair ve yazar Olcay Yazıcı’nın, Arif Nazım ve Mehmet Yılmaz tarafından bestelenmiş şiirleri de var. Songül İnan’la evli olan Olcay Yazıcı’nın, Feyza ve Arife Ayşegül isimli iki kız çocuğu bulunuyor.

Geleneğe bağlı çağdaş Türk şiirinin öncülerinden ve entelektüel şiirin orta kuşak temsilcilerinden sayılan Olcay Yazıcı, farklı ve özgün bir üsluba sahiptir.

Aşırı hassas mizacı ve trajik yaşantısıyla Peyami Safa’ya benzetilen Olcay Yazıcı, Safa’nın, “Ömrüm, hep bir felâkete uğrayacağım duygusu içinde geçti!” fikrini, kendisine de tıpa tıp uyan bir psikoloji kabul eder. Öte yandan, felsefî-mistik boyutu ile Necip Fazıl iklimine, sarıcı ve sarsıcı üslup ustalığıyla da Cemil Meriç’e yakın bulunursa da, onun şiirini ve denemelerini yakından inceleyenler farklılığını, kullandığı sembol ve imajlarla orijinalliğini fark ederler.

Olcay Yazıcı geleneğe bağlı, divanî ve halk tarzı, kafiyeli, ölçülü şiirler yazan bir şairdir. Serbest şiire karşıdır.“Şiir, en basit tarifiyle disipline edilmiş sözdür. Bunun serbesti, rast gelesi, şaire göresi olmaz” der.
Ona göre, serbest şiire övgü dizenler, geleneksel şiirin büyük çilesine katlanamayanlar ve bu sahada ikna edici ürünler ve azabı çekilmiş eserler meydana getiremeyenlerdir. Çünkü, serbest şiirde, Bektaşi namazı gibi, “ben yazdım oldu!” düşüncesi hâkimdir. Halbuki geleneksel şiir formuna ve normuna göre, bir eser ya şiirdir, ya şiir değildir. Onun ölçüsü, terazisi ortadadır. Kaçamağı, bana göresi yoktur.

AŞKIN OLANIN ESRARI
Yine de serbest şiire büyük bir husumetle yaklaşmaz. Fakat şunu da söylemekten kaçınmaz: Tamam, şiiriniz ölçülü, kafiyeli olmasın. Mısra değil belki ama uzun-kısa cümlelerinde edebî, estetik, sembolik ve özgün çağrışım zenginliği bulunsun. Mücerret söyleme gücüne sahip olsun. Felsefî, tasavvufî, fikrî ve lirik yoğunluk taşısın. Aleladenin, gündelik konuşma dilinin, mektup cümlesinin üzerine taşsın. Aşkın olanın esrarını, edebî rayihasını taşısın. Kalbe nüfuz etsin. Bunu başaramayan bir metne, şiir adı vermekle o metin şiir olmaz/şiir sayılmaz. Edebî bir eser kabul edilemez.
Olcay Yazıcı, düşünce ağırlıklı şiirlerinde olduğu gibi; denemelerinde ve fikir yazılarında da entelektüel bir üslup güzelliği, bir irfan derinliği yansıtır okuyucuya. Bu sebeple, denemelerindeki insanı sarıcı ve sarsıcı üslup Cemil Meriç’le kıyaslanır.
Gerek Necip Fazıl’ı, gerekse Cemil Meriç’i severek okuduğunu, bu isimlere büyük bir hürmeti olduğunu belirten Olcay Yazıcı, “Fakat ben özgün ve orijinal kendimim!” der. Benzerlikte ısrar edenlere ise “Necip Fazıl ne kadar Baudelaire ise ben de o kadar Necip Fazıl’ım!”cevabını verir.
Söz konusu isimlerle kendisi arasında paralellik kuran mantığın ilmî metodolojiden mahrum, yüzeysel bir mantık, kısır bir idrak olduğunu; aradaki nüansları göremediğini, kolaycı ve peşin hükümlü davrandığını savunur.
Yoğunlaştırılmış bir cümleye sığdırmak mümkünse, çileli, zorlu bir hayatın, sosyal-mistik bir öfkenin entelektüel şairidir Olcay Yazıcı. Ferdin ve toplumun,“kendisi olmasını/kendisi kalmasını” biricik onur ve erdem sayan; şiiri ciddiye alan, fikrî ve estetik çapsızlığa, sıradanlığa tahammülü olmayan; sığ ve şovmen tiplerin vitrine çıkmasından müthiş rahatsızlık duyan bir mizaca sahiptir. “Bir insanın hem iyi bir entelektüel, hem de iyi bir pazarlamacı olması mümkün değildir!...Eğer, şahsiyetli bir entelektüel ise iyi bir pazarlamacı değildir; eğer iyi bir pazarlamacıysa, o zaman da, entelektüel değildir!”der...
Şiirlerinde genellikle, âşk, ölüm ve mistik âlem; kimliksizleşme, erdemsizlik, yozlaşma, murakabe ve muhakemesiz sosyal değişme; köy-şehir, Doğu-Batı karşılaştırması/çatışması; dünyevî olanla âşkın olanın kıyaslanması gibi konu ve temalar ağırlıklı olarak işlenir.
Daha çok, tasavvufî, felsefî kaynaklardan beslenen, düşünce ve duygu yoğunluğu taşıyan; sembolik imajlar ve okuyucuyu şaşırtan sürpriz--kafiyeler kullanan, beylik söyleyişlere iltifat etmeyen; kısaca trajik-ben’in şiirini yazan bir şair olarak tanınır Olcay Yazıcı.
Şiiri, “Sonsuz yorumlanan söz” ve “Kelimelerin taşıyabileceği son yoğunluk” diye tanımlayan şair, bu titiz, duyarlı, eleyici ve en sembolik, en güçlü söyleyişi bulma yolundaki cehti ile klasikler arasında zikredilmeye hak kazanır.
Olcay Yazıcı’nın, dünya ve Türk edebiyatında örneği bulunmayan bir özelliği de, şiirlerinde kelime tekrarının olmamasıdır. Bu titizlik, şaire aşırı bir azap yükler yazma sırasında.
Ondaki bir başka ilginç yan ise, Yazıcı’nın şiirlerinin ilk yazılışı ile son hali arasında büyük farlılıklar bulunması; şiirin oluşma sürecinde, baş döndürücü, çıldırtıcı bir değiştirme-ekleme-çıkarma çilesinin yaşamasıdır.
Bu konuda şöyle der: “Güzeli, güzel olmayandan ayıracak mümeyyiz bir makamın, ilmî-objektif/âdil bir münekkit müessesesinin olmadığı; göz nûru akıtılıp çilesi çekilenle, seri imalatı yapılanın birbirinden ayrıt edilmediği bir ülkede; kelimelerin beynimi ve ruhumu aşındıran büyük azabını neden çektiğimi doğrusu ben de bilmiyorum. Herhalde, sanatta estetik mükemmeliyet endişesinin, karşı durulmaz bir tezahürü bu. Yani bir tür delilik. Fakat unutmayalım ki, rahmetli psikiyatr Recep Doksat’ın ifadesiyle, ‘dünyanın delilere olan borcu, delilerin dünyaya olan borcundan çok daha fazladır!”
Bu büyük sabır ve çile neticesindedir ki, Olcay Yazıcı’nın şiirlerinde benzeri pek bulunmayan orijinal imajlar, yoğun ve hikmetli söyleyişler sıkça yer alır.
Formüle edilmiş bir ifadeyle: metafizik boyutu ve düşünce yoğunluğu ile Olcay Yazıcı, sûfî iklimin entelektüel şairidir. Çeşitli ödülleri bulunan şair ve yazar Olcay Yazıcı’nın yayınlanmış eserleri ise şöyle:
“Çocuklar Vatanında Büyüsün” (Hikâyeler, Türk Edebiyatı Vakfı 1982 Birincilik Ödülü, 1985)/”Papatyalar Üşümesin”( Hikâyeler, Kültür Bakanlığı yayını, 1990)/”Erguvan Uğultusu” ( Şiirler, Boğaziçi yayınları 1991)/”Tartışmayı Tartışmak” ( Deneme-Kültür yazıları, Ötüken Neşriyat 1992)/”Hüzün Yazıları”( Özgün bir metin, Boğaziçi yayınları 1993)/”Eylül’ün Kırdığı Gül”(Şiirler, Ötüken Neşriyat 1994)/”Kitapsız Toplum” (Deneme-Kültür yazıları, Ötüken Neşriyat 1994.), “Büyük Gün/Bir Kıyâmet Alâmeti Olarak Hazreti İsâ’nın Dönüşü” (Araştırma, Marifet Yayınları 2001.), “Ateşi Uyandıran Şiirler” (Yayınlanacak yeni şiir kitabı.)

kitapdergisi@gmail.com 
 
  Diğer Makalelerden Başlıklar  
  •    Dünyada İlk Defa Robot Yapan Cizre`li Bir Alim-2
  •    KİTAP KORSANLIĞINDA SON NOKTA
  •    Kayın Ağacının Türk Mitolojisindeki Yeri
  •    Torquato Tasso
  •    TÜRKİYE BOR MADENLERİ JEOPOLİTİĞİ
  •    Kitap medeniyetinden internet muhabbetine...
  •    Biyografi Nedir?
  •    Terkip sahibi bir aydın: Ömer Lütfi Mete
  •    Seyyahlara Sorduk: Erzurum’u Nasıl Bilirsiniz?
  •    Gaspıralı'nın İstanbul'daki Konferansı
  •    Genç Kalemler ve Yeni Lisan Hareketi
  •     Eski Lisan
  •    bir yazar portresi: Ergun Göze
  •    Milli Sinema ve Yücel Çakmaklı
  •    Sonun Başlangıcı : TANZİMAT
  •    Hıristiyan Siyonizmi
  •    Türkiye Yönünü Arıyor
  •    Sol ve Kutsal
  •    Bir Türkiye trajedisi: BAŞÖRTÜSÜ
  •    Varlığın Örtüsünü Kaldıran Yakarış
  •    Üstad Eşref Edib Fergan
  •    atsız'ın 'Devletimizin Kuruluşu' adlı risalesi
  •    Göksultan Abdülhamid Han
  •    Yahya Kemale hürmet
  •    Gençlik çıkmazı ve Naci Girginsoy
  •    Davinciye Kadın Gözüyle Bakmak
  •    Yakın dönemin önemli tanığı Münevver Ayaşlı
  •    Ağlayan Bayrak
  •    Muttalip Bey ve Eylül ün Kitapları
  •    Şehriyar-Haydar Babaya Selam
  •    Binbir gece Masalları ve şehrazat
  •    İsmet Bozdağ-Ulu bir çınarımız
  •    Bir Azim, İman ve İrade Abidesi: Dr. Müjgan Cunbur
  •    Türkistan Lejyonerleri ve Mustafa Çokay
  •    Antalyalı Ayaklı Kütüphane
  •    Osmanlı dünyasına bilge bir bakış : Mehmet Genç
  •    Misyonerliğe İlk Adım
  •    Cengiz Han’dan Amerika’ya kaçan Türkler
  •    Satlık vatan mı var
  •    Türkiye'nin Ağaçları ve Çalıları
  •    şehrin kayıkçısına
  •    Okuyan Kadın Portreleri
  •    Ermiş, Sörfçü ve Patron
  •    Bir Bilim Adamının Romanı
  •    Küresel markalar hedef tahtasında
  •    Batı'ya karşı bir sosyolog Baykan Sezer
  •    Kültür Endüstrisi’nin zihinleri ve ızgara et
  •    İman ve İrade Abidesi: Dr. Müjgan Cunbur
  •    Hakimi'nin İslam Bilim Tarihi
  •    İsmail Bey Gaspıralı (Gasprinkskiy)

  • GERİ DÖN




     
      Ana Sayfa          Yazarlar          Sipariş ver          İletişim
    Copyright © 2006 webofisi.com All rights reserved.