Header

Kitabın Kalbinin Attığı Program
KİTABİYAT

Cumartesi 13:30- 23:30
Çarşamba 18:00

 
Makaleler Röportajlar Yazar Biyografileri Ana Sayfa İletişim  
 
 
.
         Kategoriler
    Akademisyenlerin Eserleri
    Avrupa Birligi ve Sorunu
    Atatürk Kitapları
    Bilgisayar - İnternet
    Bilim - Doğa
    Biyografi - Otobiyografi
    Çevre - Kent
    Sosyoloji
    Din ve Psikoloji
    Edebiyat
    Eğitim ve Kültür
    Ev - Aile
    Felsefe - Sosyoloji
    Gençlik - Çocuk
    Gezi
    Güncel ve Aktüel
    Ekonomi
    Kadın
    Mizah - Karikatür
    Antropoloji - Arkeoloji
    Sinema -Tiyatro - Sanat
    Siyaset
    Tarih
    Tarih ( Osmanlı Tarihi)
    Tarih ( Türk Tarihi )
    Yemek
    Rusya-Kafkaslar-Ortaasya
    Ortadogu Sorunu
    Ermeni Sorunu
    KKTC ve Kıbrıs Sorunu
    ABD ve Sorunu
    Psikoloji Kitapları
    Edebiyat / Şiir
    Edebiyat / Öykü - Roman
    Türk - İslam sanatları
         Dergiler
    Edebiyat
    Siyaset ve Aktüel
    Dini Dergiler
    Kitap Dergileri
    Diğer Dergiler

          Kitabın Hikayesi
   Kitabın Tarihçesi
   Kitap Nasıl Hazırlanır?
   Kitabın Teknik Hazırlığı
   Editöryal Çalışma
   Kağıt ve Baskı
   Pazarlama ve Dağıtım


 
         Yazar Biyografileri
       
Tüm yazarlar için tıklayın
         Makaleler
    Dünyada İlk Defa Robot Yapan Cizre`li Bir Alim-2
    KİTAP KORSANLIĞINDA SON NOKTA
    Kayın Ağacının Türk Mitolojisindeki Yeri
    Torquato Tasso
    TÜRKİYE BOR MADENLERİ JEOPOLİTİĞİ
    Kitap medeniyetinden internet muhabbetine...
    Biyografi Nedir?
    Terkip sahibi bir aydın: Ömer Lütfi Mete
    Seyyahlara Sorduk: Erzurum’u Nasıl Bilirsiniz?
    Gaspıralı'nın İstanbul'daki Konferansı


         Röportajlar
    Olcay Yazıcı: Sûfî iklimin entelektüel şairi
    Ali Ünal Türkmenle Söyleşi
    Türkçemizin uyanık bekçisi
    Türkiye Doğu-Batı ilişkilerini yönlendirir
    Hattat Muhsin Demirel ile Röportaj
    İş kadını ve aşka dair özne: Hz. Hatice
    Hüdavendigar Onur: “Hizmetler Unutulmasın”
    Nihat Genç:’’Maskelere inanmıyorum’’
    Abdürrahim Karakoç ile
    Gülşah Maraşlı ile


 power by webofisi.com



 
 
Eren Gündoğan 
 
Hâlâ Kimlik Arayanlara!.

26 Ağustos 1071 Malazgirt’ten
26 Ağustos 2006 Ankara'sına

Hâlâ Kimlik Arayanlara!.

Prof. Dr. Mehmet Şekerle Anadolu'nun Türkleşmesi, kültürel hayatımızın tarihi arkaplanını konuştuk, güzel bir söyleşi oldu. Hocamıza sonsuz teşekkürler, 'ağzınıza sağlık hocam' diyoruz

1071’in “26 Ağustos”u Türk Milleti için ne anlam taşıyor ve ne anlam taşımalıdır?

1071 Malazgirt Zaferi'nden sonra Türkler’in Anadolu topraklarına doğudan batıya doğru yerleştikleri, tarihî kaynaklarda açıkça belirtilmektedir. Bu topraklarda oturan gayr-i müslim ahâlinin bir bölümünün daha önceki yıllarda Bizans'ın baskıcı politikası sebebiyle kısmen de olsa oturdukları toprakları terk ettikleri bilinmektedir. İşte, Türkler’in fetihleri de bu ahâlinin diğer bir kısım toprakları terk etmelerine sebep olmuştur.
Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyogenes'in komutanlıklarını yaptıkları iki ordu arasındaki Malazgirt ovasında 1071 yılının Ağustos ayında vukûbulan savaşı kazanan Selçuklu ordusu, bu zaferle Bizans'ın Anadolu'yu savunmasına son noktayı koymuş oldu. Bu zaferden sonra Anadolu'nun kapıları Türkler’e tamamen açılmış ve Bizans, özellikle Doğu Anadolu'daki direnme gücünü kaybetmişti. Bunun üzerine, Danişmend Ahmed Gâzi, Saltuk, Artuk, Çavuldur ve Mengücek gibi Selçuklu komutanları kendilerine gösterilen yerleri fethetmişler, bu yerlerde Büyük Selçuklu Devleti'ne bağlı kalarak kendi yönetimlerini kurmuşlardır.
Müslüman-Türkler olarak Anadolu'ya gelmiş olan bu zümrelerin, Anadolu'da, Türkleşme ve İslâmlaşma hâdisesini birlikte gerçekleştirdiklerini söylemek hiç de garip bir ifade olarak karşılanmamalıdır. Zira Müslümanlığı benimsemiş olan bu Türkler, onun cihad ve gazâ fikirlerini kendilerine ideal edinerek "Allah adını yüceltme (İ‘lâ-yı kelimetullâh)" uğruna gazâ yapmışlardır. Anadolu'da vücûda getirdikleri yeni müesseseler de, bu Türkler’in İslâm'a hizmet idealine ne kadar bağlı olduklarını göstermesi bakımından üzerinde durulacak bir husus olsa gerektir.
26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi Türklere Anadolu’nun kapısını açarak artık Anadolu’yu vatan edinme, yurt tutma yolunda atılmış çok önemli bir adımdır. Bundan önce geri püskürtülen Türk akınlarının önü açılmış, hızla Batıya doğru ilerlemiştir. Beylerin izledikleri iskân politikası sonucunda yerleşmeler kalıcı hâle gelmiş ve dört beş yıl içinde Anadolu’nun en Batı ucuna kadar Türkler’in ulaştıkları görülmüştür. Malazgirt’ten kısa bir süre sonra İznik’i başkent yapan Kutalmışoğlu Süleyman’ın başarısı bunun bir göstergesidir.
Bundan sonraki yıllarda gittikçe Anadolu’da Türk-İslâm ruhunu ve damgasını taşıyan şehirler artmaya başlamıştır. Bu bakımdan Malazgirt Zaferi’nin hem kendi zamanında hem de günümüzde çok anlamlı bir zafer olarak değerlendirilmesi gerekir. Bunu genç kuşaklara anlatmalı ve bu zaferin önemi üzerine yoğunlaşmalarını bir şekilde sağlamalıdır.

Yurt tutuş ( Vatan Edinme) kavramını biraz daha açabilir misiniz?

Türk tarihinde Kun, Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı gibi tarihin azametli imparatorluklarını kuran kudretli ve büyük Oğuz kavmi, Sir Derya havzasından Aral ve Hazar Denizi sâhillerinden garba (batıya) doğru göçerek binlerce kilometre uzakta bulunan Anadolu'ya gelmiş ve burasını takriben elli yıllık bir mücadele sonunda kendisine vatan edinmiştir. Anadolu, tarihinde, birçok kavim, din ve kültürlere sahne olduğu veya bunların kıtalar arası intikalinde köprü vazifesi gördüğü halde hiçbir zaman, Türk yerleşmesi devrinde olduğu gibi, etnik, dinî ve kültürel bakımlardan bu derece küllî ve süratli bir inkılâba uğramamıştı. Araplar, Emevîler ve Türk ordusu ile birlikte Abbasîler zamanında, iki asır kadar Anadolu'yu fethetmek ve İslâm'ın rakibi olan Bizans İmparatorluğu'nu çökertmek için giriştikleri fâsılasız cihâd ve gazâlara rağmen bu büyük vazifeyi başaramamışlardı. Selçuklular’ın az zamanda bu ülkeyi fetih ve kendilerine vatan yapmalarında Türk orduları yanında bir milletin toptan muhâcereti birinci derecede rol oynar. Gerçekten Anadolu, ordulardan ziyâde bir milletin muhâcereti ve iskânı sayesinde etnik simasını tamamıyla ve âni olarak değiştirmiştir.
Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan'ın vefatı ve oğlu Melikşâh'ın tahta oturmasından sonra (m.1072), Türkmenler’in Anadolu'ya girişleri ve yerleştirilmeleri daha planlı bir şekilde yürütülmeye başlamıştır. Hattâ Türkiye (Anadolu) Selçuklu Devleti'nin kurucusu olan Kutalmışoğlu Süleymanşah, İç ve Orta Anadolu'da, Türk boylarını sistematik bir şekilde iskân edip yerleştirme siyaseti izlemiştir. Takip edilen bu iskân politikasında, özellikle Türk boylarının parçalanarak iskân edilmesine büyük bir özen gösterilmiştir. Böylece, kısa zamanda yoğun bir Türkmen kitlesini kendine çekmiş olan İç Anadolu sâhasının Türkleşmesi ve İslâmlaşması sağlanarak Anadolu bir vatan haline gelmeye başlamıştır. Burada, İç ve Doğu Anadolu'nun, sâhil bölgelerinden önce Türkler’in yoğun olarak yerleştikleri bölgeler olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.
XI. yüzyılın son yıllarında vukû bulan Haçlı seferlerinin ilki ve bunu izleyen diğer seferler, Anadolu'yu Müslüman-Türkler’den temizlemeye yönelik faaliyetler olarak devam etmişse de herhangi bir neticeye ulaşamamış ve artık Anadolu, Türkler’in yurt tuttukları bir bölge olarak bir Türk vatanı haline gelmiştir.
Anadolu'da kurulan ilk beyliklerin, bunların kuruluşundan sonra vukû bulan göçlerin cazibe merkezi oldukları bilinmektedir. Ya kendi akrabaları ile beraber olmak, ya da yerleşerek yurt edinmek için geldikleri Anadolu'da, kimileri, beylerin hizmetine girerek yerleşmiş, kimileri de müstakil konar göçer yaşamayı sürdürmüşlerdir.
Anadolu'ya gelen göçebe Türkmenler, Türkistan'daki eski hayat ve kültürlerini de birlikte getirmişler ve burada göçebe hayatları ile beraber hâtıralarını da koruyarak yaşamışlardır. Bunun tipik örneklerini Dede Korkut Hikâyelerinde bulmak mümkündür. Zira bu hikâyelerin mihverinde Oğuzlar bulunmaktadır. Gerçi son şeklini XV. yüzyılda almış olsalar da, bu hikâyeler Anadolu'ya gelen Oğuz boylarının sahip oldukları birçok unsuru, geldikleri bölgede de yaşattıklarını göstermektedir.
Bu göçebe Oğuzlar’ın yaşayış, düşünce, inanç ve ülkülerini canlı bir biçimde anlatan Dede Korkut hikâyeleri, aynı zamanda onların kahramanlık, yüksek ahlâk ve toplum yapılarını aksettiren tarihî belge hüviyetindedirler. Bu hikâyelerde Oğuzlar, Müslüman olmakla birlikte, eski inanç ve yaşayışlarını da korumaktadırlar.
İster ziraat ve çiftçilikle meşgul olsunlar, ister zanâat ve sanat gibi çeşitli mesleklerle uğraşsınlar, Türkmenler geldikleri bölgelerdeki yaşama biçimlerini yurt edindikleri Anadolu'da da korumuşlardır. Burada, hayat tarzlarını ve yaşama biçimlerini devam ettirdikleri gibi toplum yapılarında da önemli bir değişme olmamıştır. Kaşgarlı Mahmud'un "Divânu Lugati't-Türk" adlı eseri bu gözle incelenip, elde edilen veriler Anadolu'daki Oğuzlar’ın yaşayışları ile karşılaştırılınca, bu konudaki haklılığımız anlaşılacaktır.
Anadolu’ya göç eden Türkler sistemli bir şekilde iskân edilmiştir. Türkler Anadolu’da hayat tarzlarını değiştirmemiş, din, dil, edebiyat, sanat ile idâri, askeri ve zirâi bilgilerini de devam ettirmişlerdir. Zaman içerisinde bu unsurlar yaşamaya başladıkları bu yeni coğrafyaya da mührünü, – Türk-İslâm- mührünü vuracaktır. Türklerin hayat tarzlarını kültür ve inançlarını geldikleri bu topraklarda devam ettirmeleri, hayatlarını sürdürecek başka yerler aramamaları, sonraki nesillerin saydığımız unsurları korumaları ve evlatlarına aktarmaları, yüzyıllarca Anadolu’yu imar etmeleri, kalıcı ve sağlam eserler bırakmaları ve en önemlisi de istilalar ve savaşlar karşısında yerlerini terk etmemeleri, tekrar göç yollarına düşmemeleri, son güçlerine kadar topraklarını savunmaları –Moğol ve Haçlılara karşı- artık onların Anadolu’yu Yurt olarak benimsediklerinin, bu toprakları Yurt Tuttuklarının önemli delilleridir.
“Yurt Tutuş”un başka bir anlamı, da Türklerin sahip oldukları kültürel ve medeni unsurları da beraberlerinde getirerek yerleştikleri bölgelerde ortak bir medeniyetin teşekkül etmesine de gerekli zemini hazırlamalarıdır. Anadolu’da gerçekleşen bu durum tarihte eşine ender rastlanan farklı bir olaydır. İşte Türkler’in Anadolu’yu yurt tutuşlarından sonra bu topraklarda Türk-İslâm medeniyetinin vücut bulması sonucunu doğurduğunu açıkça görmekteyiz.

Anadolu’yu vatan edinmede dini inancımızın yeri nedir ve ne olmalıdır?

Türkler’in Müslüman oluşlarından itibaren İslâm dinini yüceltme inancını taşıdıkları bilinmektedir. Bu inancı her devirde savunmuş ve ona hizmet etme gayreti içinde olmuşlardır. Bu işi yaparken her hangi bir zorlamayla değil severek, isteyerek ve inanarak yaptıklarını tarih bize göstermektedir. Bu açıdan bakılınca Anadolu’ya gelen Türkler’in inançlarına hizmet yolunda katlandıkları zorluk ve bu zorlukları yenmek için sahip oldukları azim ve irâde daha iyi anlaşılır.
Başlangıçta İslâm dini ile alâkaları henüz zayıf ve gevşek olan göçebe kitleler Müslüman Türk mürşîdlerinin bıkmak usanmak bilmeyen samimi inançlarına bağlanmış olarak Anadolu’ya gelmişlerdir. Bu bağlanma ve benimseme onlara maddi-manevi çok yüksek menfaatler vaat ediyordu. Alperen diye tanıdığımız bu gazi dervişler kendilerine bağlanan kitlelere “Allah” adının yüceltilmesi ülküsünü telkin ediyor, aşılıyor ve sonra da bunların gerçekleşmesi için gerekli bilgi ve tecrübeyi vererek yol gösterip onları yönlendiriyorlardı.
Tarihçilerin verdikleri bilgilere göre Anadolu’da kahraman mücahit gâzilerin mensubu bulunduğu gâziler, ahîler, abdallar ve bacılar teşkilatları ortaya çıkmıştır. Yabancılara, gariplere, yolda kalmışlara büyük şefkat ve merhamet gösteren, onlara cömertçe davranan, gelene geçene yardımlarını esirgemeyen, bunları en güzel bir şekilde sevgiyle kucaklayan, gelen yabancıları kendi akrabalarıymış gibi karşılayan dervişlerin İslâm imânı ile ahlâk ve fazîletini benimsemiş unsurlar oldukları görülmektedir. Bunun için şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Anadolu’ya gelen Türkler bu topraklara Müslüman olarak gelmişlerdir. Bundan dolayı da Anadolu Türkleşirken İslâmlaşmış, İslâmlaşırken de Türkleşmiştir. Türkler’in fetih anlayışı Anadolu’da yaşayan toplulukların da kendilerini kucaklamalarına ve benimsemelerine yol açmıştır.

Türkler’de Fetih anlayışı nedir?

Öncelikle fetih kavramına bir bakmak lâzım gelir. Fethin çok bilinen anlamlarından biri bir ülkeyi, bir toprak parçasını herhangi bir yolla, savaşla veya barışla ele geçirmektir. Aslında fethin kelime anlamları arasında olduğu halde üzerinde durulmayan bir mânâsı daha vardır ki fetih kavramını anlamak için bunun üzerinde durulması gerekir. Büyük sözlüklerde “feth” kavramına sulanan bir toprağın ürün verecek duruma gelmesi karşılığı verilmektedir. Zira toprak yavaş yavaş verilen suyu emer. Suya doydukça toprak, daha çok verimli kıvama gelir. İşte toprağın bu kıvama gelişi fetihtir. Ancak bundan fazlası, yani suyun toprağı tamamen kaplayarak üzerinde bulunan her şeyi alıp götürmesi, silip süpürmesi seldir, âfâttır. Bu insanlar eliyle olursa “istil┠sonucunu doğurur. İşte “istil┠ile “feth” arasındaki bu fark Türk fethinin temel anlayışında yatmaktadır. Türkler fethettikleri toprakları medeniyet merkezi yaparak, oraları işleyerek âbide ve eserlerle zenginleştirme yolunu seçmişlerdir. Bu zenginleştirme sadece toprak üzerinde olmamış, insanların gönüllerini ve ruhlarını da feth etme şeklinde olmuştur. Onun için Türkler’in fethettikleri topraklarda yaşayanlar çok zaman onların gelişini kendi kurtuluşları olarak görmüşlerdir.

Anadolu’nun Türkleşmesinde Selçuklu’dan Osmanlı’ya geçişte bir fark oldu mu? Ve günümüz Türkiye’sinde biz buna nasıl bakmalıyız?

Bilindiği gibi Beylikler devri Selçuklular’ın devamıdır. Osmanlı Beyliği diğer beylikleri kendi bünyesine katmayı başardıktan sonra Selçuklu yerleşme politikasını devam ettirmiştir. Özellikle batıya doğru fetih hareketlerini devam ettiren Osmanlılar doğal olarak fethettikleri bölgelere Türk-Müslüman unsurlar yerleştirmişlerdir. Bunların yerleşmeleri ile o bölgelerde Türk-İslâm eserleri boy göstermiş ve dolayısıyla o bölgeler de Türkleşmeye devam etmişlerdir. Tarihi olaylar bize göstermektedir ki Türk devletleri hanedan değişiklikleri sonucu ayrı ayrı isimler almışlardır. Ancak politikaları bakımından aralarında çok fazla bir farklılık olduğu söylenemez.

Selçukludan Osmanlıya, Osmanlıdan günümüze uzanan ilmi ve kültürel hayattan kısaca bahseder misiniz?

Anadolu'da 1071 tarihinden sonra tesis olunan huzur ve sükûn ortamının bölgeye göçmeye cezbettiği Türkmenler, Anadolu (Türkiye) Selçukluları ile diğer Türk beylikleri ve Osmanlılar’ın güttükleri politika sayesinde bütün Anadolu ve Rumeli'ye yerleştirilmişlerdi. Moğol istilâsı sebebiyle Herat, Buhara, Semerkant gibi Horasan ve Maverâünnehr'in önemli şehirlerinden ayrılarak Anadolu'ya sığınan bir çok âlim, şâir, edib, şeyh ve mutasavvıfın, geldikleri bu yeni vatanı benimsemeleri sonucunda oluşan kültür ortamında, tabiatıyla yeni yeni müesseseler kurulmasına ve bu müesseselerde yetişenlerle birlikte yeni yeni eserler vermelerine imkan bulunduğu görülmektedir.
Bilindiği gibi Anadolu (Türkiye) Selçukluları’nın zayıflayan merkezî otoritesinin yerini alan ve Anadolu'nun her tarafına yayılan mahallî beyliklerin himâye ettikleri âIimlerle çevrelerinde oluşan ilmî muhit, başta âlim hükümdarlarla; hem bir ilmî tartışma ortamının doğmasına yol açmış, hem de mütefekkir ilim adamlarının yeni yeni eserler yazmalarına da imkan hazırlamıştır.
Hükümdarlar, ister bey olsun, ister sultan, bu mahallî yöneticiler, siyasî hâkimiyetlerine paralel olarak, ilmî ve fikrî faaliyetlere bizzat iştirak etmekle kalmamış; ilim adamı ve mutasavvıf şeyhlerle sanatkârları himâyelerine almak sûretiyle de manevi otoritelerini devam ettirmek istemişlerdir. Bu sebeple, câmi, medrese, tekke, imaret, han, hamam ve dâru'ş-şifa gibi vakıf eserleri kurmak sûretiyle, buralarda vücuda getirilen kütüphânelerde de kitapların çoğalmasına yardımcı olmuşlardır.
Hattâ açık ve seçik olarak görüldüğü gibi göç eden ilim adamlarının, yanlarında getirdikleri eşyaları arasında; yüklerle yüzlerce el yazma kitabı beraberlerinde getirmiş olmaları bu kurulan kütüphânelerin zenginleşmelerinde de çok önemli katkılarının olduğunu gösterir.
Gerek bu gelen kitaplarla, gerek telif ve istinsah yoluyla sayıları günden güne artan kitapların korunabilmeleri için de hem saraylarda, hem de câmi, medrese ve tekkelerde kitaplıkların tesis edilmiş olduğu görülmektedir. İslâm dünyasının eski ilim merkezlerinde de yapılageldiği gibi İran, Horasan ve Mâverâünnehir’den veya Mısır'dan da ihtiyaç duyulan eserlerin istinsahlarının gerçekleştirilmiş olması Anadolu'daki kütüphânelere kitap temin etmenin bir diğer yolu olduğu söylenebilir. Bu faaliyet Anadolu'da oluşan yeni ilim merkezlerinin sayısını artırmakla kalmamış, aynı zamanda iktisadi bir faaliyet sâhası da açmıştır. Sahaf dükkânları ile kâğıt ve mürekkep satan çarşılar bu faaliyetin sonucunda ortaya çıkmışlardır.
İstinsah (kopya ederek çoğaltma) usûlüne gösterilen itina, hem güzel yazı yazmak gibi bir sanatın yaygınlaşmasını, hem de bir çok eserin çoğaltılmasını sağlamıştır. Kütüphâne personelinin kitaptan anlayan ve onları koruyan insanlardan seçilmesine özen gösterilmiş olması da bu kitapların bize kadar ulaşmalarını mümkün kılmıştır.
Eser toplama, yazdırma ve yazılan eserlerin müelliflerini hediye ve ihsanlarla taltif etme geleneğinin Osmanlılar’da da devam ettiğini söylemek eldeki eserlerin incelenmesi sayesinde, rahatlıkla mümkün olabilir.
Nitekim, “ilim Çin'de olsa bile, oradan gidiniz, alınız" anlayışını benimseyerek bu hedefe ulaşmak düşüncesiyle yola çıkan bir çok âlimden söz edilebilir. Bir kitabı yazmak için Mısır'a kadar giderek onu istinsah edip dönen Hasan Çelebi el-Muhaşşî (öl. h. 886/m. 1181)'nin Fâtih Sultan II. Mehmed ile aralarında geçen şu rivâyet sorunuz bakımından da ilgi çekicidir: "Hasan Çelebi, Sultan Mehmed Han'a gelerek; “Mısır'da duyduğum Mağrib'li bir zata ait Nahv'e dair olan "Muğni’l-Lebîb" adlı kitabı okumak için Mısır'a gitmek istiyorum" dedi. Bu kitabı Sultan da tanıyordu ve ona izin verdi..... Sonra, o Mısır'a gitti ve "Muğni'l-Lebib"in tamamını yazdı ve bunu Mağrib'li bir üstaddan okudu ve mukabele etti. Mağrib’li Üstad, kitabın sonuna da kendi eliyle icazet verdiğini yazdı. Ayrıca, Hasan Çelebi, Sahih-i Buhârî'yi de okuyarak, hadis rivâyetinde de icazet alarak, hac vazifesini de yapıp İstanbul'a dönmüştür. "Muğni'l-Lebib" adlı kitabın istinsah ettiği nüshasını Sultan Mehmed Han'a takdim edip Sultanın gönlünü almış, hattâ, bu davranışı sebebiyle İznik Medresesine müderris olarak görevlendirilmiştir.
Kitaba önem veren Selçuklu ve Osmanlı Türkleri, kervansaraylarda bile kitaplıklar tesis ederek, kitap okumak isteyen yolcuların vakitlerini değerlendirmelerine imkân hazırlamışlardır.
İlmî tecessüs ve merakını tatmin etmek için ilim adamlarının ya ilmî araştırma gayret ve niyetiyle, ya da aradıkları kitapları bulabilmek için uzak diyarlara seyahat etmekten çekinmedikleri görülmektedir. Bu seyahatte elde ettikleri kitapları ya satın almak veya istinsah etmek sûretiyle, ya da kendilerine hediye edilmesi yoluyla, bulundukları bölgelere kazandırmışlardır.
Ne yazık ki, bazı yazma kitapların değerinin taktir edilmemesi yüzünden, bugün Anadolu’dan çok uzaklara kaçırılmalarına sebep olunduğu bilinmektedir. Kültürsüzlükten ve değerlerimize sahip çıkma anlayışımızdan mahrum oluşumuzdan dolayı pek çok el yazması eserin, ya kaçırılmak, ya da yok pahasına satılmak sûretiyle yabancıların eline geçmiş olması bu zengin koleksiyonlarımızdan pek çok hazinenin eksilmesine yol açmış bulunmaktadır.
Öncelikle Anadolu’da bulunan bu eserlerin tamamını içine alacak başlanan katalog çalışmalarının sonuçlandırılması gerekir. Ardından bunların korunmaları için gerekli tedbirler behemehal alınmalıdır. Daha sonra da bu hazinenin varlığından genç kuşaklar haberdâr edilmeli ve belirlenen eserler üzerine araştırma ve incelemelere devam olunmalıdır. Ancak bu yolla, sâhip olunan bu miras daha da zenginleşerek gelecek nesillere ulaştırılabilir.

Anadolu’daki Sosyal ve kültürel hayatın gerilemesinde Moğol istilasının bir etkisi var mıdır, günümüze uzanan bir anlayış farkı oluşmuş mudur?

Selçuklular zamanında fethedilen ve bir asır kadar bir buhran devri geçiren Anadolu’da Türk-İslâm medeniyeti süratle yeniden yeşermeye başlamıştır. Milletlerarası ticaret ve iktisâdi güç yükselmiş, doğudan gelen ilim ve sanat adamları korunmuştur. Türkiye’de muhteşem mimari abideler yükselmiş, büyük mutasavvıflar ve mütefekkirler yetişmiş, Müslüman-Türk ve yerli unsurun katkılarıyla yeni bir kültür, hukuk ve toplum düzeni kurulmuştur. Türkiye’de çeşitli ırk ve dinler arasında bir ahenk kurulmuş ve en buhranlı zamanlarda bile fikir hürriyeti bozulmamıştır. Kösedağ Savaşı (1243) ile İslâm medeniyetinin bu yeni oluşumu sarsılmış, ardından gelen tahakküm, isyanlar ve mücadeleler, ekonomik ve toplumsal gerilemeye neden olmuştur. Beylikler devrinde de Anadolu eski seviyesini bulamadı. (Sadece Anadolu değil, İslam medeniyetinin eski ülkeleri; Mısır ve Suriye de Moğol saldırılarını kırmayı başarmışlarsa da çöküntüyü önleyememişlerdir.) Osmanlı Devleti kurulurken Anadolu’daki Türk-İslâm medeniyeti mirası çökmüş haldeydi. Ancak Osmanlılar devletlerini kurarken kalıntılar üzerinde mümkün olduğu kadar yeni bir kültür hamlesi yapmışlardır. Osmanlı sultanları ve devlet adamları ilim ve sanatı himaye etmişler, mimaride Türk-İslâm medeniyetini zirvesine ulaştırmışlardır. Selçuklulardan devraldıkları hukuk, sanat ve edebiyatı en ileri dereceye götürmüşlerdir.
Ancak burada şunu söylemek gerekir ki Moğol İstilâsının bir taraftan ilim ve kültür alanında olumsuz rol oynarken, diğer taraftan Anadolu’ya Moğolların önünden kaçıp gelen bir çok âlim, sanatkâr ve meslek sahibi insanın bu topraklara yerleşmelerine de vesile olması yönüyle ilim ve kültür alanına olumlu bir katkıda bulunduğu söylenebilir.

Gerek M. Fuat Köprülü ve gerek Osman Turan hocamızın ve gerekse de diğer değerli, Selçuklu konusunda çalışanların eserlerine, araştırmalarına kolay kolay ulaşmak mümkün olamıyor. Bu konuda ne yapılabilir? Biz yoksa artık Selçukluyu görmemeye mi, hayatımızdan çıkarmaya mı başladık?

Merhum Fuat Köprülü daha çok bir Osmanlı tarihi uzmanı sayılabilir. Ancak Osman Turan gibi Selçuklu tarihi üzerine yoğunlaşan Mehmet Altay Köymen, Ali Sevim ve onların takipçileri olan araştırıcılar bir çok eserler bırakmışlardır. Ne yazık ki bunların sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Kuşkusuz “marifet iltifâta tabidir”. Bunlar gibi bilim adamlarının gerek hayatlarında, gerekse öldükten sonra eserlerinin rağbet görmeye devam etmesi bu alanda yapılacak olan çalışmaları teşvik eder. Özellikle Selçuklu araştırmalarının daha uzman bilim adamlarınca devam ettirilmeleri yalnız Selçukluları değil günümüz Anadolu’sunda hatta diğer Selçuklu coğrafyasında yaşayanların kendi geçmişlerini, kültür kökenlerini tanımalarına ve tarihleriyle bağ kurmalarına yol açar.

1000 yıldır Anadolu’da yaşayan Türk Milletinin içinden hâlâ birilerinin çıkıp kimlik arayışlarına ne diyeceksiniz, bunların bu tavırlarının arkasında ne olabilir?

Türk milleti iki yüz yıl önce orta çıkmış bir millet değildir. Tarihin en eski devirlerinden beri varlığı bilinen Türkler Anadolu’yu Türk vatanı yaptıklarından bu yana ortak bir medeniyetin mensubu olarak bu topraklarda yaşamışlardır. Türk-İslâm medeniyeti genel şemsiyesi altında yaşayan Türk milleti bin yıldır acısıyla, tatlısıyla ortak bir kaderi paylaşmıştır. Kendisini bu medeniyete mensup hisseden herkes yeni bir kimlik arayışına ihtiyaç duymamalıdır. Bu ihtiyacı duymuş olanlar öncelikle tarihi öğrenmelidirler, kendi tarihini bilmeyenler başkalarının tarihi içinde eriyip yok olurlar. Nitekim bu ihtiyaçtan yola çıkarak mensup olduğu kimliğinden ayrı bir kimlik peşine düşenler kimlik bunalımı yaşamış olanlardır.

mehmet.seker@deu.edu.tr

eren.gundogan@gmail.com 
 



  Yazarın Diğer Yazıları
 
   Hâlâ Kimlik Arayanlara!.
   Dersimiz Edebiyat yazarı Mehmet Nuri Yardım ile
   Banu Avarla Sınırlar Arası üzerine
   ilk insan Âdem (a.s)'den peygamber Hz. Âdem’e Sümerler
   Prof.Dr Sultan Mahmut Kaşgarlıyla Doğu Türkistan
   Kart Kurt Sesleri, Bir Kardeşlik Poetikasıdır
   her kitabın bir kaderi vardır.
   Genetik ihanet ve aydın yabancılaşması
   İnsan
 
 
Geri İleri Yenile Ana Sayfa Favori listeme ekle Sayfayı Yazdır E-mail
 Ergun Göze
Ergun Abi, Yattığın yer nur olsun
 Mahmut Çetin
Aşılamayan zirve: Ömer Seyfettin
 M. Nadir Önay
Ziya Nur Aksun’un Marmara’dan Türkiye’ye yayılan ışığı
 H. Yılmaz Çebi
İsrail şeytanlarının sırları “Q’’ enerji
 Mustafa Özcan
Nur’un postacısı
 M. Nuri Yardım
Türk Edebiyatının “Delitay”ı Tahir Kutsi Makal
 M.cemal Arpacı /Türk İstanbul Yazıları
Milli Kültür
 Cem Sökmen
Terkip sahibi bir aydın: Ömer Lütfi Mete
 Ayşe Sevim
Ney Hiç Aşk
 Eren Gündoğan
Hâlâ Kimlik Arayanlara!.

Haberler

Mehmed Zahid Kotku Vefatının 32. yılında Yad Edildi

Kur`an`sız Hava Sahası Yoktur!

İnzar Dergisi Kasım Sayısı Çıktı

Anadolu’nun 700 Yıllık Taş Bekçileri

Olcay Yazıcı vefat etti

OLCAY YAZICI HAKKA YÜRÜD܅

Bilge tarihçi Aksun vefat etti

Türkistan’dan Dünyaya Yayılan Türk Medeniyeti

Osmanlı Sikkeleri Tarihi

Füsun Akatlı’yı kaybettik

İlhan Selçuk vefat etti

Yürütme kurulu kitap okuyup özetini çıkarıyor

Ahmet Tevfik Küflü’yü dün kaybettik

Ustayı Kaybettik

Ergun Göze Abi vefat etti

Topkapı Sarayı Dış karakol Binası

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan Tasavvuf Müzigi

Şeyh Galip ve Hüsn'ü Aşk

GÜNDOĞAN YAYINLARINDAN İNANILMAZ KAMPANYA

Modern Sosyoloji Kuramları yayınlandı

Aydın Yabancılaşması çıktı

Halifeliğin Kaldırılması yayınlandı

Yürüyüş’ün 147. Sayısı çıktı

Örgün Yayınevinden Yeni kitap

Kabalcı Yayınevinden yeni Kitap

dogudan DERGISI'NIN 5. SAYISI CIKTI

NTV Yayınları’ndan yeni kitap

Gül'ün Fethi Yayınlandı

Türkiyem şairi vefat etti

İz Yayıncılıktan büyük kampanya

Editör: Bahtiyar Gazi Gündoğan


Yeni Sayfa 1

KitapAdresi.com

Ergenekon İlber Ortaylı Murat Bardakçı Elif Şafak Tayyip Erdoğan Seçim ve Demokrasi  Kürtler Aydın
Erhan Afyoncu Felsefe Sosyoloji Yeditepe Yayınevi Fetullah Gülen Abdullah Gül Pınar Kür Okan Bayülgen Nihat Hatipoğlu Çanakkale Savaşı Kıbrıs Tsk Asker

Gerekli Bilgiler

 
  •  T.C. Anayasası 
  •  
  •  İstiklal Marşı 
  •  
  •  Cumhurbaşkanları 
  •  
  •  T.C. Hükümetleri 
  •  
  •  Hükümet Programları 
  •  
  •  2000' Nüfus Sayımı 
  •  
  •  97' Nüfus Sayımı 
  •  
     
     
    eXTReMe Tracker
     Ana sayfa          İletişim       Bu Sayfayı Yazdır